Davut Yaşar: “23 Şubat, Çeçenlerin Maruz Kaldığı Ne İlk Ne de Son Trajedi Değildir!”

Davut Yaşar: “23 Şubat, Çeçenlerin Maruz Kaldığı Ne İlk Ne de Son Trajedi Değildir!”

Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Davut Yaşar’ın, 23 Şubat 1944 tarihinde Çeçen-İnguş halkının yaşadığı soykırım ve trajedinin yıldönümü nedeniyle 22 Şubat 2015 Pazar günü Kayseri’de gerçekleştirilen anma programındaki tebliğini sizlere sunuyoruz.

Bugün, insanlık tarihinin en acımasız, vahşi ve yürekleri dağlayan bir soykırımın ve trajedinin kurbanlarını anmak ve günümüze olan mesajlarını tekrar değerlendirmek için bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Bildiğiniz gibi, 23 Şubat 1944 tarihinden itibaren Müslüman Çeçen-İnguş halkı, doğal ve kültürel ortamlarından yani vatanlarından sökülerek Kazakistan ve Sibirya’nın en zorlu ve en ücra köşelerine sürüldü. Bu sürgün sürecinde ve yıllarında Müslüman Çeçen-İnguşlar, nüfuslarının yarısına yakın kısmını maruz bırakıldıkları mahrumiyetlerle; açlık, soğuk ve hastalık gibi nedenlerle kaybettiler. Ben bu konuşmamda bu soykırım yıllarının ayrıntıları üzerinde durmayacağım. Siz bu detayları zaten biliyorsunuz.

Ve yine çok iyi bildiğiniz gibi, 23 Şubat 1944 tarihi, kültürel genetik kodlarına; ”Allah’tan başka hiç bir güce boyun eğmez, özgür ve onurlu yaşamdan asla vazgeçmez” yazılı özgürlük sevdalısı bir asil halkın maruz bırakıldığı ilk ve son trajedi de değildir.

İmam Mansur önderliğinde 1783 yılında başlayan, İmam Şamil’in teslim olmasından sonra da 1864 yılına kadar, Müslüman Çeçen-İnguşların Rus emperyalizmine karşı, diğer kardeş Kuzey Kafkas halklarıyla birlikte yürüttükleri varoluş mücadelesi sürecinde de soykırımlar yaşandı. Keza, insanlık vicdanının yeterli tepki veremediği, kayıtsız kaldığı bu insanlık dramına ve soykırımına, 1994 yılından itibaren başlayıp şu anda da devam eden yeni bir halka eklendi.

Tüm bu vahşet aşamalarının müsebbibi, 9. yüzyılda Rus adı verilen Şimal Slavlarının kurduğu Moskova Knezliği/Prensliği’nin, panslavizm ideolojisi ile belirlediği; sıcak denizlere ve ülkelere doğru genişleme stratejisi ve şovenist hakimiyet arzusudur. Bu nedenle 16.Yüzyılda, Moskova Prensliği, Rus Çarlığı olarak emperyal bir güce dönüşmüş, imparatorluk önünde engel gördüğü yapıların varlığına tek tek son vermiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın varlığına son verip topraklarını ele geçiren Rus emperyalizmi, 1783 yılında da Kırım’ı ilhak eder ve Kafkasya’ya büyük askeri güçlerle saldırır. Artık, daha önce; Kırım ve Kazan Türkleri’nin, Lehlerin, Litvanyalıların, Estonyalıların ve Letonyalıların yaşadıkları acıların kapıları Çeçen-İnguşlar ve kardeş Kafkas halkları içinde açılmıştır. Çar 1.Nikola: ”Çeçen-İnguşların şiddetli mukavemetleri kırılmadan, Kafkasya’ya hakim olmamız mümkün değildir, o halde toptan Çeçen-İnguş halkını yok edin!” emrini vermiş; savunmasız çocuk, kadın ve yaşlıların olduğu köyler ve yerleşim birimleri yakılmıştır. Aynı nedenle, aynı emri, Çeçen-İnguşların sürgün emrini Sovyet diktatörü Stalin’de vermiştir. Keza, Yetsin ve Putin’de aynı emirleri vermişlerdir. Halbuki Çeçen-İnguşlar, diğer kardeş Kuzey Kafkas halkları ile birlikte otantik bir halk olarak binlerce yıldır Kafkasya’da vardılar ve hep orada idiler. Ve hiçbir zaman, başka halkların topraklarında gözleri yoktu. Özgür, onurlu, barışçı, imtiyazsız, sınıfsız, sosyal eşitlikçi, sosyal paylaşımcı, sosyal katılımcı ve dayanışmacı bir kültürün ve doğal demokrasinin sahibi bir halk olarak hep oradaydılar. Emile Durkheim’ın ”reel toplum, ideal toplum” kategorizasyonunda tanımladığı ”ideal toplumun” dinamik modeli olarak vardılar. Kasparin’in ve Beningsen’in dediği gibi, demokrasi teorilerinde ifade edilen amaçları doğal kültür halinde kurumsallaştırmış gerçek demokrat toplumdular. Ama aynı zamanda, Soljenisin’in isabetli tespiti ile, ”psikolojik olarak hiçbir güce boyun eğmeyen halk”tılar. Bu nitelikleri ile Orta Avrupa’ya kadar her yeri istila edip, kasıp kavurmuş Moğollara karşı bile teslim olmamış, yenilmemiş bir yiğit halktılar.

Çeçen-İnguşların ne tarihte ve ne de aziz şehidimiz ve Çeçen Cumhuriyeti İçkerya kurucu önderimiz Djokhar Dudayev’in komutasında 1994 yılında başlayan Rus emperyalizmine karşı milli mücadele sürecindeki direnişi, bir asiler hareketi değildir, bir terörizm değildir. Bu, Kafkasya ile tarih, kültür ve coğrafya birlikteliği olmayan bir işgalci ve saldırgan bir emperyal güce karşı bir milli müdafaa ve hukuk hareketidir. Bir istiklal, bir varoluş savaşıdır.

Rus şovenizmi, Rus emperyalizmi; Çeçen-İnguşların Kafkasya’daki dinamik varoluş iradeleri kırılmadan, tam manasıyla Kafkasya’nın jeopolitik ve jeostratejik avantajlarından yararlanamayacaklarını, doğal kaynaklarını kontrol edemeyeceklerini bildikleri için bugünde yeni projeler geliştiriyorlar. Rusya’nın ilk etkin kılmak istediği projesi kukla bir yönetimi işbaşına getirmek olmuştur. Rus emperyalizmi, cephelerde kıramadığı Çeçen direnişini, terörizm kılıflı tuzaklarla, kumpaslarla ve provokasyonlarla, bu süreç içinde işbirlikçi bir yönetim ile zayıflatmayı başardı. 1991 yılında uluslararası hukuka, Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği Self Determinasyon İlkesine ve hatta Rusya Federasyonu Kuruluş Sözleşmesine uygun olarak, referandum yoluyla ve halk iradesi ile ilan edilen Çeçen Cumhuriyeti İçkerya’nın bağımsızlığına karşı yoğun saldırılardan sonra 300 bin Çeçen katledildi. Buna rağmen Çeçen direnişini kıramayan Rusya, 1996 yılında Khasavyurt Antlaşması ile Çeçenya’nın beş yıl içinde tam bağımsızlığa geçiş antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Ancak biraz önce söylediğim tezgahlarla ve Çeçen tarihinde ilk ve tek istisnai durum olan işbirlikçi yönetim ile yeniden kaosu ve çatışmayı seçti. Çeçenya’nın işbirlikçi kukla yönetimi marifetiyle, yeniden stratejik doğal kaynakların tamamına el koydu. Ancak, Müslüman Çeçen halkının ve Kuzey Kafkasya Müslümanları ile dünya Müslümanlarının gözlerini boyama ve propaganda amaçlı olarak algı operasyonlarını hayata geçirmeye başladı. Bu proje kapsamında, Grozny ve Argun gibi bazı kentlerde, cami adı altında Mescid-i Dırarlar, AVM’ler ve rezidanslar yükseltti. Bu yapılar için aynı zamanda işbirlikçi yönetime halk nezdinde meşruiyet sağlama bağlamında kısmi kaynak aktardı. Başta Türkiye olmak üzere, İslam ülkelerinde bu durumu öven din kisveli propagandistler görevlendirildi. Ancak, işbirlikçi yönetimin halk tarafından benimsendiği propagandasını yapanlara şu soru sorulmalıdır: Çocukları direnişçiler arasında diye, ailelerinin ve yakınlarının köylerdeki ve kentlerdeki evleri işbirlikçi otorite tarafından yakılıyorsa, çaresiz ve sindirilmiş halk nasıl bir görüntü versin? Keza şu sorular sorulmalıdır: İşbirlikçi yönetim ile çıkar ilişkisine girenlere sağlanan rantlar dışında halk neden işsiz? Neden halk kendi doğal kaynaklarını kendisi kullanıp sanayileşme yoluyla iş imkanlarına sahip olamıyor? Rus projesi burada da işliyor ve Çeçen nüfus ve özellikle gençler başta Moskova olmak üzere, iş bulmak ümidi ile Rus kentlerine göç ediyor ve Rus kentlerinde kültürel asimilasyonlara maruz kalıyor. Bu kentlerde şimdi, kendi halkının katili, celladı Rusya’nın armaların ve sembollerin resmedildiği tişörtlü gençleri görmeye başladık. Şimdi din kisveli Putin Rusyası’nın ve işbirlikçi Kadırov yönetiminin propagandisti tüccarlar bu soruları neden sormazlar? Mesela, dünya Müslümanlarının ve insanlık vicdanının haklı infialine neden olan Charlie Hebdo dergisinin, inançlara saygı ilkesine aykırı olarak, İslam peygamberini aşağılayan ve hakaret içerikli, provokasyon amaçlı karikatür yayınlarının Putin ve Kadırov yönetimi tarafından nasıl bir algı operasyonu olarak istismar edildiğini görmez misiniz? Üç yüz bin Müslüman Çeçen’i katleden katliam makinası Putin ile katliam ve cinayet suçlarında Putin’in emirlerini uygulayarak ortak olan Kadırov’un, Grozny’de düzenledikleri Charlie Hebdo’yu protesto mitingi, Müslümanlara yönelik bir algı operasyonu değil de nedir?…

Kahraman Çeçen Halkının özgürlük ve bağımsızlık ideali için fonksiyonel kıldığı milli direniş ruhunu ve kanını bir dönem ve aslında fiili olarak direniş sürecinde yer almadıkları halde istismar ederek ranta çeviren din ve değer bezirganları, işbirlikçi Kadırov döneminde de, tamamen tavır değiştirerek, savaş yıkıntıları ve tahribini; AVM’ler ve rezidanslar halinde ranta çevirmişlerdir. Bu çevreler, Rus oligarklarının, devlet yönetiminin ve istihbaratının Çeçen direniş ruhuna ”terör” damgası vurmak için yaptığı provokasyonları, kumpasları ve tuzakları sanki yok sayarak Putin dilini kullanmaya başlamışlar ve hatta kimileri Putin’e taziye mesajları bile göndermişlerdir.

Peki son durum ne?

Şu anda Çeçenya’da barış görecelidir. Siyasi basiretsizlik ve ihanetlerle yenik düşürülmüş ve sindirilmiş bir halk vardır. Hakim olan gerçek barış düzeni değil, istismar ve baskı düzenidir. Halkımız memnun olduğu için değil, daha fazla gençlerimiz ölmesin diye zulüm düzenini sineye çekiyor. Diğer taraftan, ideolojisi panslavizm olan Rus şovenizminin Kuzey Kafkasya’yı slavlaştırma politikası, Ukrayna’ya askeri müdahale ve Kırım’ın ilhakından sonra ivme kazandı. Hatırlayınız, Rusya, Soçi Olimpiyatları’nı düzenleyerek, Çerkes kültürünün Kuzey Kafkasya’daki maddi ve manevi mirasını yok etmeye dönük bir operasyon yapmıştı. Kafkas halkları şehitlerinin manevi hatıraları ve izleri silinmek istenmişti.

Peki gelinen bugünkü noktada, Çeçen ve kardeş Kuzey Kafkas diasporası ne yapmalı?

Bugün için Çeçen/İnguş ve Kuzey Kafkas diasporası, Kuzey Kafkasya aidiyet duygusunun enerjilerini birleştirerek, geleceklerini kurtaracak bir ortak güce, bir sinerjiye ulaşmak zorundadır. Tek başına hiçbir Kuzey Kafkas halkının özgür, mutlu ve güvenli bir geleceği olamaz. Esasen Çeçen Cumhuriyeti İçkerya’nın asli hedefi de kardeş Kafkas halklarının birlik ve kardeşlik idealini gerçekleştirmekti. Bugün Çeçen ve Kuzey Kafkas halkları diasporasının, Kuzey Kafkasya’nın birliği ve bağımsızlığı ideali için, yeni reel politik ve konjonktürel duruma uygun rasyonel stratejiler geliştirebileceği ve ittifaklar yapabileceği alanlar ve imkanlar vardır. Halklarımızın içinde bulunduğu Rusya kaynaklı mahrumiyet, mağduriyet ve zulmü; başta Türkiye olmak üzere, Türki cumhuriyetlerin, İslam ülkelerinin kamuoylarına ve evrensel vicdana yani insanlığın vicdanına sunabiliriz. Özellikle diasporanın Türkiye kanadında bazı çevrelerin anlayamadığı nokta şu: Kimse, bugünkü şartlarda reel politik ve konjonktürel durumu göz ardı ederek silahlı bir mücadele devam etsin demiyor. Bağımsızlık mücadelesinin siyasi, diplomatik, hukuki, sosyal, kültürel ve psikolojik sayısız yöntemleri de var. Uygun olan rasyonel stratejiler belirlenir, seçilir ve uygulanır. Mesela daha geniş ve güçlü bir özerklikle, şu an da Çeçenya’nın doğal kaynaklarının hemen hemen tamamını bloke edip kullanan Rusya’nın bu politikası değiştirilebilir. Çeçen ve Kuzey Kafkas kentlerine göz boyama amaçlı avm’ler, rezidanslar yerine, göçleri önleyecek ve kendi kaynaklarımızı kullanarak kalkınmalarımızı sağlayacak milli projeler realize edilebilir. Bu anlamda gerekirse Rusya yönetimi ile onurlu siyasi ve diplomatik temaslar kurulabilir, müzakereler yapılabilir. Ancak,300 biç Çeçeni katleden Putin’e, ”sütten çıkmış ak kaşık” muamelesi ile biat etmek, onu idol haline getirmek ve Rus şovenizminin ideolojisi olan panslavizmin manipülasyonlarına alet olmak; Çeçen ruhu, Kuzey Kafkasyalılık bilinci, Müslüman ve insan olma vakariyetinin dışında tiksindirici bir tavırdır. Her defasında, Çeçen dili ve kültürüne vurgu yaptıkları halde, Çeçen milli mücadelesine dinsel ögeler içerdiği gerekçesiyle kayıtsız ve tarafsız duran ve aslında laikliği de anlayamamış insanlarımıza da çağrı da bulunuyorum. Dil diyorsunuz ama, İzutsu’nun ifadesiyle dil aynı zamanda bir halkın dünya görüşüdür. dil ve kültür dünya görüşü olarak dinsel içerikleri de taşır. Dil ve kültürden dinsel ögeleri çekip alırsanız; ne dil, ne kültür ve ne de millet kalır!…Batı’da hatta sosyalist rejimlerde bile onların laikleri, deistleri, agnostikleri ve ateistleri; dinin bir kültürel ve ahlakı temellendiren bir olgu olarak korunmasını istemişlerdir. Toplumsal ahlakın ve dayanışmanın temel dinamiklerinden biri olarak kabul etmişlerdir.

Son olarak, bir kısım Kafkas Çeçen derneklerinin 23 Şubat soykırımı anma bağlamında düzenledikleri etkinliklere temas etmek istiyorum. Bakar mısınız bu etkinliklere!… Kanaatimce Rusya’nın politikasına uygun!… Ne yapacaksınız, ne mesaj vereceksiniz, programınız ne diye sorulduğunda, “sürgünde ölenlerin ruhlarına Kur’an okuyacağız, dua edeceğiz” diyorlar. Soruyorum size, Kur’an, ölülerin ruhlarına okunacak bir kitap mıdır yoksa, kendisinden mesajlar istihsal edilip hayata taşınacak kutsal bir metin midir? Kur’an; zalime, zulme, Allah’tan başka rablere teslim olmamaya, onlara karşı insan ve halk özgürlüğünü, onurunu korumaya çağıran bir kitaptır. O halde bu anma gününde Kur’an’ın çağrısına neden uymuyorsunuz? Şu süreçte de devam eden Rus zulmüne karşı neden mesajlar vermiyorsunuz? Maalesef bugün çok azınlık dışında, Müslümanım diyenlerde Müslüman ruhu işlevini kaybetmiş vaziyette. Müslüman ruhunun dinamizmi yok. Bugün gerçek anlamda salat yok. Salat, bildiğimiz ve kıldığımız rekatlı namaza indirgenmiş. Rekatlı namaz ile anlamı sınırlandırılmış. Parçacı ve indirgemeci anlayışla salatın anlamı daraltılmış. Halbuki namaz yani Kur’an’da ki ifadesiyle salat aynı zamanda Allah’ı anma, taat yani Allah’ın mesajlarına uygun davranma ve bağlanmadır. Yani zalime ve zulme karşı duruş; sevgiden, gerçek barıştan, adaletten, merhametten, şefkatten, hak ve özgürlüklerden yana tavır koyuş salattır. Peki, bu dernekler salat adına bu tavrı neden koymuyorlar?

Ve diyorum ki, gün gelecek Çeçenya ve Kuzey Kafkasya’nın kardeş halkları hak ettikleri özgürlük ve bağımsızlıklarına kavuşacaklardır. Zira Allah bizler için vekildir, O’nun yardımına inanıyoruz ve diyoruz ki; O ne güzel vekildir. Hepinizi saygı ve sevgilerimle selamlıyorum…

Davut Yaşar
Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi

© Ickerya.com

Leave a Comment