ÖNSÖZ

Aleksander ile son görüşmem 8 Kasım 2006 günü telefonda oldu. Boston saati ile sabah saat 5 sularında, Moskova merkezli Novaya Gazetesi’nden gelen bir aramada, Aleksander’in zehirlenmesi hakkında gelen bilgilerle ilgili olarak yorum isteniliyordu. Beni daha sonra aramalarını istedim ve Aleksander’in cep telefonu numarasını aradım. Aleksander, o sırada Londra’daki bir hastane bulunuyordu. Bana yaklaşık 15 kg kaybettiğini, vücudunun her türden yiyecek ve içeceği reddettiğini söyledi. Ama sesi çok güçlüydü, en az 15 – 20 dakika ya da daha uzun bir süre boyunca konuştuk.

Aleksander, o gün, bir suikast girişiminden kurtulduğuna inanıyordu. Zehirlendiğini anlamıştı; bunun Rus Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından yapıldığını biliyordu ve emrin doğrudan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından verildiğinden emindi. Bununla birlikte, hayatta kaldığını ve en kötü senaryonun sona erdiğini de düşünüyordu. Kendi durumunu analize ederek benim sorularıma yanıt vermek için güçsüz olduğunu düşündüğümden kendisine çok fazla soru yöneltmedim. “Birkaç gün içerisinde” dedi bana, “evde olacağım. Sonra uzun uzadıya konuşmak için çok vaktimiz olacak”.

23 Kasım günü Aleksander Litvinenko hayata gözlerini yumdu. Federal Güvenlik Servisi’nin organize suçlarla mücadele özel biriminin eski bir “Yarbay”ıydı. Onun mesleğiydi. Onun hayatı buydu.

Onunla 1998 yılından bu yana tanışıyordum. Onun açısından çok zor bir dönemdi. Üstlerinden bir emir almıştı ve hayatında ilk kez ne yapacağını bilmiyordu. Emir, Rusya’daki Yeltsin döneminde çok büyük paralar kazanmış Rusyalı bir Yahudi’yi öldürmekti. Rusyalı bu Yahudi, o dönem “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Yönetici Sekreteri olarak görev yapan bir hükümet yetkilisiydi, adı Boris Berezovsky’di.

Aleksander seçimini yaptı. Berezovsky’e gitti ve kendisine onun hakkında verilen emri anlattı. Düzenlediği bir basın toplantısında, FSB’nin bazı üst düzey generallerinin kesinlikle hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve astlarına yerine getirmeleri için yasadışı emirler verdiğini ifade ederek kendisine verilen emri açıkladı.

Bu Aleksander’in FSB ile kariyerinin sonu oldu. Kovuldu.

Onunla ilk kez, bu tarihi basın toplantısına hazırlandığı gün tanıştım.

Aleksander enerji dolu bir kişiydi. Bir atletti, ne sigara ne de içki kullanmıyordu ki bu Rusya’daki bir erkek için ender görülen bir durumdu. Her şey hakkında konuştuk. Amerika Birleşik Devletleri’ne göç ettiğim 1978 yılından bu yana ilk kez Moskova’ya gelmiştim. Benim için her şey yeniydi ve dinlemeye hazırdım. Bana saatlerce hayat hikayesini anlattı. Güçlü FSB için çalıştığından ve zor bir hayat geçirdiğinden anlattıklarının çoğu tüyler ürperticiydi. Öyle şeyler anlattı ki, bunların bazılarından nefret ettim : Rus ordusunun Çeçenya’da gerçekleştirdiği vahşetlerden, canlı canlı ya da öldürüldükten sonra yakılan Çeçenlerden, uygulanan işkenceleri tarif etmesinden.

Aleksander, eninde sonunda, basın toplantısındaki “ihanetinden” dolayı cezalandırılacağını biliyordu, hatta güçlü ve etkili Boris Berezovsky’nin dahi kendisini korumaya gücünün yetmeyebileceğinden emindi. Endişelerinde haklıydı. Mart 1999’da, Aleksander Litvinenko hükümet tarafından daha önce işlediği iddia edilen uydurma bir suçtan tutuklanarak hapsedildi.

Aralık 1999’da hapisten serbest bırakıldığında ben çoktan Rusya’dan ayrılmıştım ve Bay Putin’de kısa bir süre sonra Devlet Başkanı olmuştu. Putin göreve gelmesiyle, Rusya Parlamentosu’nun yüksek locasını feshetti, eski Sovyet milli marşını yeniden yürürlüğe soktu ve hükümetin en önemli görevlerine FSB’den eski meslektaşlarını ve arkadaşlarını getirdi; böylece en başından beri Putin’in Rusya ile yaptıklarından hiç hoşlanmadım. Aleksander ile Moskova’da, Boris Berezovsky’nin bürosunda gerçekleştirdiğim ilk sohbetlerden birisini sık sık hatırlıyorum. Aleksander, eğer Putin iktidara gelirse, temizliğe başlayacak, insanlar tutuklanacak ya da öldürülecektir demişti. “Bunu hissedebiliyorum. Hepimizi, bizi de öldürecek. İnan bana. Ne söylediğimi biliyorum”. Bu 2000 yılının başıydı, Putin, Devlet Başkanı olmadan kısa bir süre önceydi. Aleksander tutuklanacağını nasıl bilmişti? Diğerlerinin hala Putin’i modern demokratik bir lider olarak gördüğü bir zamanda, çok daha önceden, Putin’i böylesine nasıl iyi bir şekilde anlayabilmişti?

O dönemde yeni çalışmam ile meşguldüm, Eylül 1999’da Rusya’nın değişik kentlerinde yaşanan ve 300’den fazla kişinin canını alan apartman bombalamalarını araştırıyordum. Bu Rusya’da bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük terörist saldırıydı.

Araştırmaların neticesinde, bu terörist saldırıların Rus güvenlik servisleri tarafından gerçekleştirildiğini ve ikinci Rus – Çeçen Savaşı’nı başlatabilmek için (gerçekten de saldırılardan kısa bir süre sonra 23 Eylül 1999’da başladı) Çeçenlerin suçlandığı sonucuna ulaştım. Ancak ortada bilmediğim ya da anlayamadığım pek çok şey vardı. Aleksander’a ihtiyacım vardı. Bundan dolayı onu görmek ve yardımını istemek üzere Moskova’ya uçtum. Gece boyunca konuştuk. Bana 1999 yılındaki patlamalara çok benzeyen patlamaların, 1994 yılında birinci Rus – Çeçen Savaşı’ndan ve Devlet Başkanlığı seçimlerinden önce de Moskova’da yaşandığını söyledi. “Maks Lazovsky hakkında bulabildiğin her şeyi bul. Lazovsky, bir FSB ajanıydı ve 1994’teki terörist harekatından sorumluydu. Eğer Lazovsky’i, nasıl çalıştığını, organizasyonunun nasıl kurulduğunu anlarsan, her şeyi anlayacaksın. Ama Yuri, dikkatli ol. Eğer herhangi birisi senin Lazovsky’i araştırdığını anlarsa, seni öldürürler. Bu durumda senin 1994’teki patlamalarla değil 1999’daki patlamalarla ilgilendiğini hemen anlayacaklardır. Ancak her şeyin anahtarı Yuri Lazovsky ve onun sistemi”.

Ertesi sabah, 24 Eylül 2000 günü Moskova’dan ayrıldım. Beraberimde “Rusya’yı Havaya Uçurmak : KGB Terörünü Geri Getirecek Gizli Entrika” kitabımızın iskeletini oluşturacak notları da beraberimde getirdim. Bu benim Rusya’ya yaptığım son ziyaret oldu.

Moskova’daki aynı gece Aleksander’in kaçışı konusunu da konuştuk. Hapisten salıverilmişti ama 24 saat boyunca FSB’nin gözetimi altındaydı. Her birinde üç kişi bulunan iki araç gün boyunca onu takip ediyordu. Gece boyunca sürekli tek araç görevdeydi. Onu görmeye geldiğimde bunu kendi gözlerimle de gördüm. Litvinenko’yu Rusya’da bekleyen bir gelecek yoktu ve yeniden tutuklanması sadece bir zaman meselesiydi.

Mayıs 2000’de, Aleksander için bir af garantisi elde etmenin ve bir tür anlaşma yapmanın olasılığını görmek için FSB ile ilk ve son kez müzakere girişiminde bulundum. Benim açımdan, Litvinenko’nun Kasım 1998’de düzenlediği basın toplantısından dolayı yasadışı bir şekilde dokuz ay boyunca hapiste tutulması gereğinden daha fazla bir “cezalandırmaydı”. FSB ile herhangi bir bağı olmayan bir aracı vasıtasıyla, Litvinenko’nun eski patronu, FSB Generali Evgeny Khokholkov ile bir buluşma ayarladım.

“Sadece senin için onunla konuşmak kolay olmayacak” diye Aleksander beni uyardı. “Çok ciddi bir kişi, savaşçı bir general. Bu nedenle onunla çok dikkatli ol. Ve son bir şey daha… Savaştan kaynaklı ruhsal bunalımdaydı. Öfkelendiği zaman, bunu belli etmez ama biraz kekelemeye başlar. Hepimizin bildiği şuydu ki, eğer Kholkhov kekelemeye başladıysa, bu herkes için son demekti”.

Görüşme 22 Mayıs günü, Muskovitlerce (Moskoflarca) çok iyi bilinen zengin bir muhitte yer alan Kutuzovsky Bulvarı üzerindeki özel bir restoranda gerçekleşti. Görüşmemizi ayarlayan kişi bana Litvinenko’nun hayatını ve özgürlüğünü birkaç milyon Amerikan doları karşılığında satın alma imkanı olduğunu söylemişti. Dürüst olmak gerekirse, Rusya’da sıklıkla görüldüğü gibi, olağan bir rüşvet ile konunun kapanabileceğini bekliyordum.

Akşam saat 07:30’da küçük restorana vardım. Kapıda “KAPALI” tabelası vardı. Kapıyı açtım ve içeriye girdim. Hoş bir yerdi, odanın ortasında bir masa çoktan hazırlanmıştı. Masayı hazırlayan ahçı, geniş omuzlu ve uzun boylu mülk sahibinden talimatları alıyordu.

“Erken geldim sanırım?” diye sordum restoran sahibine. “General Khokholkov ile buluşmak için buradayım”.

“Hayır, hayır. Tam vaktinde geldiniz” diye yanıt verdi güler yüzlü mal sahibi. “İçeri girin, hoş geldiniz. Ben General Khokholkov’um”.

Şaşırmış bir şekilde, “Bu restoran sizin mi?” diye sordum birden, sohbetimize restoranlar hakkında konuşarak başlamayı planlamamışken.

“Evet, benim. Ve aşçı da benim. Kendimle beraber Taşkent’ten buraya getirdim. Taşkent’te benim için çalışıyordu. Biliyorsunuz, Taşkent’te konuşluydum”.

Zihnimde şimşekler çaktı. Taşkent. Özbekistan’ın başkenti. Özbek siyasi mafyası. Khokholkov, Özbekistan Sovyetler Birliği’nin bir parçasıyken orada görevliydi.

“Biliyorsunuz” diye devam etti Khokholkov, “Bu restoranı para kazanmak için almadım. Arkadaşlarım için aldım. Çok pratik. Gidip oturabileceğin, sohbet edebileceğin bir yer. Tıpkı şimdi sizinle benim gibi. Eğer burada bu restoran olmasaydı nerede görüşebilirdik? Sokakta mı? Aşçım bu arada çok iyidir. Votka içer misiniz?”

“Evet, içerim”.

“Harika!”

General her ikimize de birer bardak doldurdu ve sohbet başladı.

FSB’nin Litvinenko’yu rahat bırakmaya razı olup olmadığını, böyle bir ihtimal var ise bunun hangi koşullarda olabileceğini tespit etmeye çalıştım. Elimde tek bir argüman vardı. Litvinenko dokuz ay boyunca hapis cezası çekmişti. İşlediği “suç” için bu yeterli bir cezalandırmaydı, eğer FSB, Litvinenko’nun zarar görmeyeceğini garanti ederse, ben de FSB’nin eski bir ajanı olan Litvinenko’nun da sahip olduğu gizli bilgileri kamuoyu ile paylaşmayacağını garanti edecek bir anlaşma yapmaya razıydım.

General, bana cevaben, Aleksander için af olmayacağını, zira onun sisteme karşı geldiğini ve böyle bir şeyi yapmasına kimseye müsaade edilemeyeceğini belirtirken, içeride yattığı dokuz ay için ise onun karşılaşacağı problemlerin sadece başlangıcı dedi. Ve, eğer yarın General tesadüfen Litvinenko’ya rastlarsa onu kendi elleri ile boğacağını söyledi.

General bunu söylerken, elleri de Aleksander’ın boğazını tam olarak nasıl sıkacağını gösteriyordu. Ve o ana kadar son derece sakin ve dostane olan Khokholkov’un yüz ifadesi bir anda değişti ve korkutucu bir hal aldı.

Bana çok uzun gelen bir duraksama oldu. Sessizliği General bozdu.

“Me-me-mecazi, elbette, m-me-mecazi olarak konuşuyorum elbette” dedi aşırı derecede kekeleyerek.

Bir miktar sakinleşerek, “aslında” diye devam etti, “elbette bu durumdan kurtulmanın bir yolu var. FSB’nin bir ekonomi birimi vardı. Ajanlarımızdan ekonomik konularda uzmanlaşmış 300 – 400 kadarı burada çalışmaktaydı. Biliyorsunuz, bugün market ekonomisinin büyümesiyle birlikte ekonomik suçlarda keskin bir artış yaşanmakta. İnsanlar hükümetten çalıyor, kumarhaneler, dükkanlar, restoranlar açıyor ama vergilerini ödememek için tüm işlerini nakit üzerinden yürütüyorlar. Bunların izini takip edebilmek imkansız. Bu suçlarla mücadele edebilmek için FSB yeni bir birim kurdu. Ortak tanıdığımız, Berezovsky, Devlet Başkanı’nı bu birimi kapatması konusunda ikna etti. Devlet Başkanı’na bu birimin işadamlarından FSB’ye para sızdırmaya yardım etmek için kurulduğunu söyledi. Ve böylece elimizdeki en iyi 300 – 400 uzman kovuldu. Bunların aileleri ve çocukları var. Ve yiyecek hiçbir şeyleri yok. Eğer Berezovsky bu birimi yeniden kurarsa, o zaman Aleksander Litvinenko muhtemelen affedilir”.

“Öyleyse bu restoran kovulan FSB ajanlarının aç çocuklarının ücretsiz bir şekilde karınlarını doyurabilecekleri bir yer mi?”

“Doğruyu söylemek gerekirse, tamamen doğru” diye çabukça yanıtladı Khokholkov. “Çünkü, bizler, kolluk kuvvetleri memurları, çok düşük maaşlarla çalışıyoruz. Normal restoranlara dahi gitmeye bütçemiz el vermiyor. Paramız yok”.

“Ama Berezovsky bir keresinde bana, İsviçre’nin en pahalı otellerinden birisinde kalırken, havuza indiğini ve burada Devlet Başkanı Yeltsin’in emekli güvenlik ekibi başı General Aleksander Korjakov ile karşılaştığını söyledi”.

“Bu hepimizin ona bir hediyesiydi. Cebinde bir ruble parası yok. Onu tanıyan her bir ajan, bir ya da iki ruble katkıda bulundu ve ona pahalı bir dinlenme seyahati hediye ettik”.

“Anlıyorum. Ama Litvinenko’da sizin tek bir gecede bir kumarhanede on binlerce Amerikan doları kaybettiğinize dair bir video kaydı olduğundan bahsetti”.

“Bu görev sırasındaydı. Bir kumarhanede bir operasyon düzenlemiştik. Resmi fonlardan kumar oynamam için bir miktar verilmişti ve güya hepsini kaybettim. Doğal olarak, sonradan kumarhane kaybettiğim tüm parayı bana iade etti, yani demek istediğim bize, hükümetin hazinesine tazmin etti. Belki öyle bir video kaydı olabilir ama ortada herhangi bir suç yok, bu hükümet için gerçekleştirilmiş bir işti”.

“Ekonomi biriminizi yeniden tesis etmeden Litvinenko’yu rahat bırakmanız için herhangi bir yol yok mu? Anlarsınız ki, onu yüzüstü bırakmayacağız ve sizin onu yemenize de izin vermeyeceğiz. Siz onun patronuydunuz, Litvinenko’nun ne kadar bilgiye sahip olduğu konusunda ve neler yapabileceği konusunda daha iyi bir fikre sahipsiniz. Bizi hafife almamalısınız. Bizim silahımız ya da resmi FSB kimliklerimiz yok ama Berezovsky’nin parası ve nüfuzu var. Eğer Litvinenko’yu yalnız bırakmazsanız, sizinle savaşacağız. İnanın bana, bu küçük bir konu olarak görünmeyecektir”.

Khokholkov, “Saat çoktan gece yarısını geçti” dedi. “Yarın sabah çalışmak için erken kalkmam gerekiyor. Sizin de muhtemelen eve gitmeniz gerekiyordur. Arabanız var mı?”

“Hayır, bir taksi çağıracağım”.

“Endişelenmeyin. Aşçım sizi evinize götürecek. Biliyorsunuz, Moskova bugünlerde geceleri güvenli bir yer değil. Siz ve ben samimi ve dürüst bir konuşma gerçekleştirdik. Siz de bizi küçümsememelisiniz. Ve hepsinden öte, Berezovsky’nin nüfuzunu gözünüzde fazla büyütmeyin. Söylediğinize gelirsek, hiç şüphem yok ki pek çok bilgiye sahipsiniz. Şahsen pek çok yerde bulundum. Birkaç Avrupa dilini konuşabiliyorum. Yani, siz de bizi hafife almamalısınız”.

Khokholkov para konusunu hiç açmadı. Ben de para konusundan hiç bahsetmedim.

Onu gördüğümde Aleksander’a “hikaye budur” diye olanları aktardım. “Durum kötü. Sen ve Marina buradan çıkmak zorundasınız. Yoksa yıl sonuna kadar hayatta kalabileceğinizi sanmıyorum. En iyi ihtimalle seni hapse tıkacaklar. En kötü ihtimalle, sen kendin anla”.

O gün sohbetimizi bitirmedik. Onunla ileride yazacağımız kitap hakkında konuşmak için 24 Eylül 2000 gecesi yeniden Aleksander’in apartman dairesine geldim.

Planımız oldukça basitti. Önümüzdeki iki hafta içerisinde, Aleksander sınırı geçecekti, sınırı nerden nasıl geçeceğine kendisi karar verecek ve ben dahil olmak üzere hiç kimseye bu konuda bahsetmeyecekti. O sınırı geçer geçmez, ben o her nerede ise oraya uçacak ve her şeyin gerçekten yolunda olup olmadığını kontrol edecek, gerçekten ülkenin dışına çıktığını ve bir FSB savcısının eline düşmediğinden emin olacaktım. Ardından Marina Litvinenko’ya Aleksander’in özgür olduğunu bildirecektim ve Marina’da bir seyahat acentasına giderek vize alması en kolay olan bir Avrupa ülkesinden kendisi ve oğlu Anatoly için bir seyahat paketi satın alacaktı. En kısa sürede ülkeden çıkmak için ne kadar ödemesi gerekiyorsa ödeyecekti. Marina ve Anatoly Rusya’yı terk ettiği anda ise, ben de bazı Batı Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri konsoloslukları ile iletişime geçecek ve hızlıca Litvinenko ailesi için sığınma ayarlamaya çalışacaktım ve böylece operasyon tamamlanmış olacaktı.

“Sen sadece sınırı geç. Asıl olan bu. Gerisini bana bırakabilirsin.”

Aleksander bana “Sınırı geçeceğim” dedi. “Onun için endişelenme”.

İki haftadan daha kısa bir süre içerisinde gerçekten de sınırı geçti. Aleksander, Sovyetler Birliği zamanlarından bu yana Karadeniz sahilleri boyunca limanlar arasında sefer yapan bir vapura bir Rus şehri Soçi’de bindi. Eski günlerde tüm bu limanlar büyük imparatorluk Sovyetler Birliği’ne aitti. İmparatorluk parçalara ayrılınca, bu limanlar farklı ülkelerin parçaları haline geldiyse de küçük vapurlar hala eski güzergahlarını izliyordu. Aleksander, Soçi’ye vardı ve Rus pasaportu ile Karadeniz vapuruna bindi. Sınır muhafızına, Rusya’dan ayrılmasına izin verilmeyenler listesinden ismini kontrol etmemesi için 10 Amerikan doları rüşvet verdi ve bu 10 Amerikan doları onun güvenli bir şekilde en yakındaki Gürcistan limanına ulaşmasını sağladı. Oradan Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e geçti ve bana telefon etti. Ben de hemen Gürcistan’a uçtum. Bu arada Marina Litvinenko, İspanya’nın Marbella kentinde oğlu Anatoly ve bir grup Rus turistle birlikte kısa bir tatil yapmak üzere iki haftalık bir tatil paketini almak için çoktan prosedürlere başlamıştı bile.

Aleksander için sonraki günler en zorlarıydı. Tek umudumuz, FSB’nin sadece Aleksander’in değil ama ailesinin de izini kaybetmesinin ardında neler olduğunun farkına hızlı bir şekilde varmamasıydı. Bu zamana karşı bir yarıştı ve her saat sayılıydı. Her şey planımıza uygun olarak yürüyordu ama Aleksander gergindi. Ve eşi Marina’yı arayamıyordu. Herhangi bir telefon görüşmesi tespit edilebilir ve bu da her şeyi mahvedebilirdi. Hesapladığımız takvim yürüyordu. Belirlediğimiz bir tarih ve saatte, Malaga Havalimanı’na varmam, orada Marina ve Anatoly ile buluşmam gerekiyordu. Aleksander’ı Tiflis’te bıraktım ve İspanya’ya uçtum. Aleksander’ın bana daha sonra anlattığına göre, ben havadayken Aleksander duygularını kontrol edemeyerek Gürcistan’daki cep telefonumuzdan tüm operasyonumuzu riske etme pahasına Marina’yı aradı.

“Marina, neredesiniz?”

Marina sadece “Havalanıyoruz. Bağlantıyı kaybetmek üzereyim…” diyecek zamanı bulabildi.

Ve bağlantı kesildi.

Malaga havaalanında bir grup Rus turisti beklerken yürüyen merdivenin alt kısmında ayakta dikiliyordum. Marina ve Anatoly’nin neredeyse hiç valizi yoktu. Talimatlarına göre, Marina ve Anatoly, İspanya’ya sonsuza kadar değil ama iki haftalık bir tatil için gittiklerinden, Rus gümrük memurlarına ve sınır muhafızlarına göre şüpheli gözükebilecek hiçbir şeyi yanlarına almamaları gerekiyordu.

Yüzlerini kalabalığın arasında seçer seçmez Aleksander’i aradım: “Ailen İspanya’da”. Rus turist grubunu takip ederek Marina’yı Marbella’da kalacağı otele götürdüm ve ona hareket planımızı açıkladım. Marina ve Anatoly duruma biraz alışana kadar Marbella’da onlarla birkaç gün geçirdim ve ardından Gürcistan’a geri uçtum. Aleksander, kafese kapatılmış bir kaplan gibi Tiflis’te oraya buraya koşuşturuyordu.

Aleksander ve Marina’nın izini kaybetmelerinden kısa bir sonra, FSB, Litvinenkoların kaçak olduğunun farkına vardı. Rusya Federasyonu Güvenlik Servisi, kaçışın benim tarafımdan organize edildiğini tespit ettiği anda, FSB tarafından bilinen cep telefonumdan bizim izimizi bulmaya çalıştı. Neredeyse her yarım saatte bir, iki kişiden telefon çağrıları alıyordum, ne yaptığım, Boston’da havaların nasıl olduğu gibi sorular soruyorlardı. Bunlardan birisi, Mayıs ayında General Khokholkov ile görüşmemi ayarlayan eski tanıdığım, diğeri ise FSB tarafından “aile dostu” rolüyle Litvinenko ailesini kontrol etmek üzere atanmış FSB Albayı Andrei Ponkin’di. Onlara kendi hayatım hakkında detaylardan bahsediyordum ve Massaçusetts’deki hava durumu hakkında konuşuyordum; Aleksander ve Marina ile tek bağlantım cep telefonum üzerinden olduğundan telefonumu da kapatamıyordum. Tek umudumuz, FSB tarafından Gürcistan’a gitmek üzere görevlendirilecek kiralık katillerden önce daha hızlı ve hareketli olmaktı. Ve öyleydik.

Bu arada Gürcistan’daki Amerikan sefareti durumdan haberdar edilmişti. Amerika Birleşik Devletleri güvenlik servisleri Litvinenko ailesinin akıbeti konusunda benimle görüşmeye başlamıştı. Ne var ki, Tiflis’teki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği bizim zaman konusundaki kısıtlamalarımızı karşılayamadı. Bize göre durum kritik bir hal aldığında, Aleksander’in FSB’nin kiralık katillerinin Tiflis’e çoktan ulaşmış olabileceğine ilişkin değerlendirmelerinden sonra, FSB’nin Amerikalı yetkililerle yaptığımız görüşmeleri dinleyip dinlemediğinden emin olamadığımız için, Amerikan sefaretine dahi haber vermeden Türkiye’ye uçtuk. Türkiye, ne Aleksander ne de ailesi için vize istemeyen bir ülkeydi. Aleksander’i Türk kenti Antalya’da bir otele yerleştirdikten sonra, hemen Marina ve Anatoly’nin beni beklediği İspanya’ya, önceden aşina olduğumuz Malaga havaalanına uçtum. 27 Ekim günü, Marina ve Anatoly’i Antalya’ya, sahte bir isimle kayıt yaptırdığımız beş yıldızlı bir otele getirdim (kendi adım ile kentin farklı bölgelerinde birçok otelde oda rezervasyonu yapmıştım ama doğal olarak hiçbirisine adımımızı dahi atmadık).

Gürcistan’daki Amerikan sefareti dosyayı Türkiye’deki meslektaşlarına teslim etti. Ama burada dahi, Litvinenkoların siyasi sığınma talebinin kısa bir sürede elçilikçe karara bağlanmayacağına bilmiyorduk. Doğal olarak tüm bunlar beni derinden üzdü ve CIA ile mahallinde müzakere etmek üzere Boston’a geri döndüm. Bu noktada Aleksander ve ailesi de Türkiye’de yalnız kalmamalıydı, Aleksander Goldfarb, New York’tan ilk uçağa binerek Antalya’ya geldi. Her ikimiz de Londra aktarmalı uçuyorduk. Ama Heathrow Havaalanı’nda yollarımız sadece telefon görüşmesi ile kesişebildi. Özetle durumu ona aktardım ve Birleşik Devletlere uçtum; vardığımda CIA beni Litvinenko ailesini kabul etmeyeceklerine dair kesin kararlarını bana bildirdi. 1 Kasım günü, Goldfarb, Aleksander’ı, eşi ve oğlunu Londra’ya götürdü ve Litvinenko ailesi burada sığınma talebinde bulundu. Kitabımızdan birkaç bölüm Ağustos 2001’de Rusça olarak Moskova’nın Novaya Gazeta adlı gazetesinde yayınlandı.

O günden bu yana, bize yardımcı olan birkaç kişi öldürüldü. Rus Parlamentosu (Devlet Duması) üyeleri olan Vladimir Golovlyov ve Sergei Yuşenkov bize Rusya’nın Suikastı adlı yasaklı belgeselin yasaklı kasetlerini taşımamıza yardım ediyordu. Her ikisi de silahlı saldırıyla öldürüldü. Golovlyov, 21 Ağustos 2002’de, Yuşenkov ise 17 Nisan 2003’te öldürüldü. Öldürülen Rus gazeteci Anna Politkovskaya’nın da çalıştığı Novaya Gazeta’nın Yardımcı Baş Editörü ve Rusya Parlamentosu üyesi Yuri Şekoçikhin zehirlendi. Bir süre komada kaldıktan sonra, 3 Temmuz 2003’te öldü. Şekoçikhin ile Hırvatistan’ın Zagreb kentinde tanışmıştım ve gazetelerinde yayınlanmak üzere “Rusya’yı Havaya Uçurmak” kitabımızın taslağını vermiştim.

2003 yılının sonunda Letonya’nın Riga kentinde, “Rusya’yı Havaya Uçurmak” kitabının Rusça versiyonundan 5000 kopya basıldı. Bu baskı yasal olarak ve açıkça satılmak üzere Moskova’ya gönderildi. Ancak nakliyeye, FSB tarafından Moskova yolunda el konuldu. Hükümet, kitabın devlet sırlarını ifşa ettiğini açıkladı. Bunların en önemlisi, elbette 1999 yılındaki terörist saldırıların ardında Rus güvenlik servislerinin olduğunu gösteren kanıttı. Böylece, Aleksander Soljenitsın’in 1970 yılında SSCB’de yasaklanan Gulag Takım Adaları’ndan sonra, ilk kez bir kitap Rusya’da yasaklandı.

İşlenen cinayetlere rağmen çalışmaya ve yeni materyaller toplamaya devam ettik. Yapabildiğimiz kadar yaptık. Güvende ve hayatta kalmaya gayret ettik. Başarısız olduk. Ortak yazarımı, Londra’ya inmesinden 6 yıl sonra kaybettim. 1 Kasım 2006’da zehirlendi ve “Rusya’yı Havaya Uçurmak” kitabımızın bu baskısının önsözü sadece benim tarafımdan imzalandı.

Yuri Felştinsky
4 Şubat 2007

© Ickerya.com

İÇİNDEKİLER sayfasına GERİ DÖN